Folklor Edebiyat Araştırmaları

    
   
 
  

Orhan Bahçıvan

 

Halk Edebiyatı Sahasına Eleştiri Gözüyle Bir Bakış

Kuzey Anadolu sahası aşıklık geleneğinin merkezlerinden biri olarak sayılır. Edebiyat tarihçileri böyle tanımlar. Bizler tarafından da böyle kabul görüyor. Gel gör ki bu saha, ozanlık bazında son yüzyılın en kötü dönemini yaşamaktadır.

Oğuz boylarının en güçlü ozanı sayılan Dede Korkut bu yörenin ozanıdır. Kimilerine göre Bayburtlu, kimilerine göre Kağızmanlı, kimilerine göre de Iğdırlı. Hangi adı yazarsan yaz, yazılan adların çokluğu değil yörenin tekil oluşu önemlidir. Yani, Dede Korkut bu yörenin ozanıdır. O halde ozanlık geleneği Dede Korkut ile başlıyorsa demek ki ozanlık geleneği de bu sahada başlamıştır.

İşin aslına bakılırsa, ozanlık geleneği Şamanlık geleneğiyle eşanlamlı olarak yazılır. Şaman hocalarının aynı zamanda birer ozan oldukları artık biliniyor. Nereden bakarsan bak, MÖ 5. yüzyıllara kadar uzanan bir geçmişten söz etmek gerekiyor.

Bu denli köklü bir geleneğe sahip olan bu kuruma ne oldu da böylesine yozlaştı. Evet ne oldu ki, böylesine halktan kopuk, kendisini var eden halkı dışlayan bir kurum haline geldi. Ya da getirildi.

Kuzey Anadolu sahasına baktığımız zaman, sözü edilen bu saha iyi kötü güçlü ozanlar çıkartmasını bilmiştir. 1. Dünya Savaşından önce, bu sahanın sınırsız ve kolay ulaşılır olması nedeniyle yöremiz ozanlarının da Azerbaycan aşıklık dünyasıyla iç içe yürüdüğü görülmektedir.

Ancak yeni dönemde yapılan çalışmalar ele alındığı zaman, görülen manzara hiç de iç açıcı değil. Nedeni ise ozanlık sahasında kendini »uzman araştırmacı« sayanların olmasıdır. Bu sözüm ona bu »uzman araştırmacılar«, gerçek ozanlık sahasında yüz yılların birikimi olan kültürden habersiz kendi basit dünya görüşlerine göre araştırıp yazmalarıdır.

Bu konuyu araştırmacılar açısından biraz gerilere götürmekte yarar var. Bir zamanlar kendilerini araştırmacı olarak görenler, Ercişli Emrah hikayesini bilmedikleri için, Emrah adına ne bulduysalar Erzurumlu Emrah’a, -ki onun da sonraki yıllarda Bayburtlu olduğu ortaya çıktı- kaydetmeleri, daha sonra Ercişli Emrah gerçeğini örtbas edemeyince Erzurumlu Emrah’ı sahte şöhretli olarak yazmalarına neden olmuştur.

Ozanlık sahası çok geniş bir sahadır. Bu geniş sahayı alıp küçücük bir politik tercihin şemsiyesi altında imiş gibi göstermek yalnızca sıradan bir ayıp değil, bilimsel çalışma adına yapılmış kabul edilemez bir gaftır. Genel itibariyle bu tür hataları yapan bir ortaokul öğrencisinin (bu benzetme için ortaokul öğrencilerinden özür dilerim) bu denli sıradan bir ozan değerlendirmesi yapması, Türkçe dersinden sınıftan geçemeyeceği anlamına gelir. Oysa bu işin »uzman« kişileri bilimin değil bilginin en sıradan biçimde kullanılmasına bile uymayan bir keyifle başka boyutta kendilerini ifade etme yeteneğinden yoksun olan birilerinin işi ozanlık geleneğiyle bağlantı kurarak açıklamaya çalışması sanırım şark (Doğu değil) kültürüne özgü bir aymazlık olmalı.

Sözü edilen ozanlık geleneği öyle bir ya da iki siyasi düşüncenin şemsiyesi altında olmuş olsaydı bugün ozanlık geleneğinden ve halk ozanlığından söz edilmezdi. Böylesi basit, böylesi anlamsız yazıların kısır bir döngüden ibaret olduğunu herkes biliyor.

Sözün özgün ağırlığını kendi kişisel hırsları uğruna yok etmek, hiçbir araştırmacının görevi olmamalı. Bugün taraf oldukları »ilginç« dünya görüşlerini yüz yıllar ve hatta bin yıllar öncesi ozanların şiirleriyle anlatmaya çalışmak, buna uygun kanıt bulmaya zorlamak kanımca hataların en büyüğüdür.

Yöresinde rüştünü her alanda ispatlamış bunca ozanın nedense yazdığı ve söylediği onca eserin içinde cımbızla seçilmiş ve tarihi olayların akışıyla yazılan bir ya da birkaç eserini gün yüzüne taşıyanlar bu yaptıklarıyla ozanlık sahasına hizmet yerine hizmetsizlik ettiklerinin farkındadırlar sanıyorum.

Bu ozanları kendi dünya görüşlerine uygun şiirler söylemeleri için zorlama ve bütün ozanlara tek tip elbise giydirme olayının neleri getirip, neleri götürdüğünü anlamak için özel bir zeka düzeyine gereksinim yoktur.

Bu anlayış bizleri rahatsız ettiği kadar günümüz ozanlarını rahatsız ediyor sanırız. Buna yüzlerce örnek vermek mümkündür. Örnek vermekten öte genele yansıyan yaklaşımları dile getirelim. Yöre kalıpları içine sıkıştırılmış ve onları o kalıp içinde kalmalarını mecbur kılmış düşüncelerin karşısına şu sözleri koymak gerekir. Yerel topraklara ayak basmış ozanlar, ayakları altındaki topraklarla cezalandırılmıştır. Oysa oturduğu yerde verdiği eselerlerle evrensel kültürün içinde rüştünü ispatladıkları halde, nedense bizim bu »uzman« araştırmacıların değerlendirmeleriyle radyolarda ulusal sanatçı olarak bile değer bulamıyorlar.

Evrensel olayını biraz açmakta yarar var. Birkaç isim yazalım. Kerem, Köroğlu, Karac’oğlan, Yunus İmre (Emre değil) ve daha niceleri eserleriyle evrensel kültürün değerleri olduğu bilinir. Bilinir de, nedense kendi kişisel dürtüleri uğruna bunları vura vura yok edenler de hep ortalarda olurlar. Özellikle her iktidarın en önemli dostları olmayı da becerirler nasıl olursa.

Ozanlar dünyasını yalan hikayelerle ve sahte şiirlerle doldurmak yerine araştırmacı olarak biraz olsun gerçeklere dönmek gerekir. Bu sözü edilen gerçekler ne kadar acı olursa olsun, onu kabullenmek erdemlerin en güzelidir. Geçmişe doğru yolculuk ederken, illaki araştırmacının beyninde var olan bugünkü düşünceye yamamak olmamalı. Bundan yüz yıl önce yaşamış bir ozanın söyledikleri, günümüz siyasetiyle örtüşmeyebilir, örtüşmesi de gerekmez. Bunu kabullenmek her araştırmacının görevidir. Değiştirmek ve kendi düşüncesine göre uyarlamak kanımca kültürel bir kayıp olarak görülmelidir. Yer ve saha adları değiştirilerek destanları, türküleri, ozanları anlamsız bir ortama taşıyanlar, sonra da kendileri bile koydukları şeyi bulamıyorlar.

Ozan demek özgün bir birikim demektir. Ozan demek, tekrardan, taklitten çok kendine has anlatım demektir. Günümüz ozanlarında bunu çok az görüyoruz. Kimi parti sevdasına düşmüş, kimi tarikat. Ama ne olursa olsun bu ozanlar ozanlık geleneğinin birer temsilcileridir. Bu yanlarına saygıyla yaklaşılmalı. Dahası, ozanlık geleneğine özgü eserler vermelerini beklemeli.

Özgün olmasını başaramayan ozanlar, bilmiş olsunlar ki, kendileri aramızdan ayrılınca sesleri de bir zaman sonra aramızdan ayrılacaktır. Adı üstünde, halk ozanı olmak gerekiyor. Nerede ve ne şartlarda olursa olsun bunu başaranlar kalıcıdır demekle yetineyim. Halk ozanlığı yerine, bilmem hangi araştırmacının düşüncesine adapte olan ya da her hangi bir siyasi görüşe taparcasına bağlı kalan ve yalnızca o görüş içinde eser üretenler o mekanda kalırlar asla ve asla halk ozanı olamazlar.

Orhan Bahçıvan

  © BeKaback top